27 Mart 2017

Dünya Tiyatro Günü


27 Mart, bir takvim yılının çok sevdiğim günlerinden; çünkü bugün tiyatronun günü! Okul gösterilerinde sahnenin tozunu az çok yutmuş biri olarak zaman içinde bu sanatın hem emekçisi hem de seyircisi oldum. Bu nedenle her yıl 27 Mart'ta tatlı bir heyecan duyarım.

Muğla'da doğup büyüyen, Ankara'da üniversite öğrenimi gören biri herhalde en çok denizsizlikten şikayet eder. En azından ben, o mavi derinliğin eksikliğini hissettim... Elbette denizi yok diye grisiyle meşhur başkenti tu kaka etmek olmaz. Bu şehrin denizi Ankara Devlet Tiyatrosudur. Ege'nin  eşsiz koyları gibi başkentte pek çok DT sahnesi vardır. Birçoğunda oyun seyretmiş biri olarak her biri burnumda tütüyor. 

Muğla, sanatsal etkinliklerin zayıf kaldığı bir şehir. Özellikle tiyatro adına tatmin edici şeyler olduğunu söyleyemem. Arada sırada özel tiyatrolar geliyor, malum onların da bilet fiyatları hayli yüksek oluyor. Çoğu özel tiyatronun (özellikle popüler oyuncuları olan ve bu yanını turne programına dönüştürebilen tiyatrolar) bir oyununa verilen parayla Devlet Tiyatrolarında ortalama beş oyun izlenebiliyor.  Bir damacana sudan daha ucuza tiyatroya gidebilmek ilginç ve harikulade bir durum! Bunun için Devlet Tiyatrolarını çok önemsiyorum. 


Ankara Devlet Tiyatrosu ile lisans dönemimin yarısında tanıştım. Sonra da sıklıkla tiyatroya gitmeye başladım. Galiba iki buçuk sezonda 20-25 kadar oyun seyretmişimdir! Devlet Tiyatroları sayesinde, insanı insana insanla ve insanca anlatan tiyatro sanatı o kadar erişilebilir ki! Büyük Tiyatro, Küçük Tiyatro, Oda Tiyatrosu, Cüneyt Gökçer Sahnesi, Şinasi Sahnesi, Akün Sahnesi, Altındağ Tiyatrosu, 75. Yıl Sahnesi, Stüdyo Sahne... Bunlar sanki birer insan, birer arkadaş, birer dost; sanki ince bellideki sıcak çay, bir sohbet, bahar havası. 

27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun! 

25 Mart 2017

Mevsimlerden İlkyaz


İlköğretim günlerim aklıma geliyor... Sınıfın arka duvarında dikdörtgen bir pano asılıydı. Bu geometrik şekil bir yılı temsil ederdi. Panonun üstünde asılı duran çerçevenin içinde "1 yıl, 4 mevsim, 52 hafta, 365 gün 6 saat" yazardı. Çerçeveden yola çıkan renkli kurdeleler panonun dört noktasına giderdi. Her bir kurdele bir mevsime ulaşırdı.

Dünya kendi etrafında dönerken bir yandan da güneşin etrafında dönüyor. Bu dolaşımların biri 24 saat gibi "uzun", diğeri 365 gün gibi "kısa" bir sürede tamamlanıyor. Biri günleri, diğeri seneleri meydana getiriyor... Acaba bu ikisinin kesiştiği bir yer var mı? Hiç olmaz mı? Mevsimler.

Bazıları geceyi sever, bazıları gündüzü... Kimi gece yaşar, kimi gündüz... Gündüzler kısalır, geceler uzar... Geceler kısalır, gündüzler uzar... Bazen eşitlenir günün bu iki sevgilisi; buluşurlar birbirlerinde... Ekinoks, "aşk" sözcüğüne benzer. Anlamı derindir, kendine özgü bir heyecanı vardır... Bir ekinoksu daha geride bıraktık. Gündüzlerin hüküm sürdüğü zamanları yaşıyoruz. Açıkçası geceyi severim; ama ağaçlar çiçek açarken kısalsa da geceler, hiç sevilmez mi ilkbahar?


Sınıfın arka duvarındaki o panoda dört mevsimin resimleri vardı... Sonbaharın başından yaz'ın başına sürerdi mavi önlüklü günler ve o zaman bilmezdim Türkçeyle Farsçanın buluştuğu "ilkbahar"ın aslında kış ile yaz'ın kavuştuğu "ilkyaz" demek olduğunu... İlkyaz, güzel bir sözcük. Ekinoks gibi kendine özgü bir heyecanı, kendi içinde bir ritmi var. Lisede bir arkadaşımın adıydı, bir de Yeni Türkü'nün "Yağmurun Elleri" şarkısında geçer. Galiba başka bir "ilkyaz" duymadım, bilmiyorum...

İlkyaz ya da ilkbahar... Doğa bir kez daha uyanıyor... Kahverengi örtünün üstünde yeşil ve rengârenk bir rönesans oluyor... İçim huzurla doluyor... Mutlu oluyorum...

Merhaba!

20 Mart 2017

Goca Moğla Ağzı

Üzerine düşünmediğimiz şeyleri bazen yaşamın günlük akışı içinde anlık olarak yorumlarız ve değerlendiririz. Gerçek şu ki o anda farkına vardığımız kırıntıyı çoğunlukla göz ardı ederiz. Kimi zamansa o kıvılcımlar büyür ve ateş haline gelir. Bu yazı, Muğla ağzı üzerine bir ateşi anlatacak.


Önceki yaz sezonu Akyaka'da dolaşırken birçok kez yerli turist tarafından çevrilip "Azmak çayı nerede?" sorusuyla karşılaşmıştım. Doğanın güzelliği, popüler kültürün ağına düşmüştü; ördek ve kazlar insanlara yer açmak için neredeyse yola çıkacak haldeydi.

Ah! İşte çıktılar.

Peki, ne olmuştu da insanlar poşetten dökülen bilyeler gibi Akyaka'nın Kadın Azmağı'na dağılmışlardı? Belki de çok seyredilen bir dizinin bazı sahneleri burada çekilmiştir; olamaz mı? Du baken, yetivesin bu gadar, asıl meseleye geçiveren gari.

Üniversite için Ankara'ya gidene kadar Muğla ağzıyla konuşmaya merakım yoktu. Zaten şehir merkezinde yaşadığım için bu ağzı yoğun olarak duymuyordum. Kırsalla bağlantısı bana göre fazla olan arkadaşlarım rahatlıkla ve doğal bir şekilde "Goca Moğlaca" konuşurlardı. Benimki daha çok Türk aksanıyla İngilizce konuşmak gibi olurdu.

Lisans öğrenimi, şehrimden 600 kilometre uzakta olunca memleket hasretini konuşmama yansıtmaya ve böyle gidermeye başladım. Elbette sürekli devam eden bir Muğla ağzından bahsetmiyorum. Okullarda adı çokça geçen "İstanbul Türkçesi"nin içine serpiştirilmiş bir Muğla ağzından söz ediyorum:
- Endeği* kitabı uzatır mısın?

Tabii iş sadece memleket hasretinden ibaret değil. Zaman içinde "Büyük Yalan", "Dürüye'nin Güğümleri", "Baba Ocağı" ve "Dondurmam Gaymak" gibi bu coğrafyada çekilen dizi ve filmler ile memleketim insanının samimiyeti ve konuşma tatlılığı ülke geneline duyuruldu. E haliyle Ege şivesiyle konuşanlara karşı sempati duyuldu.


"Yetivesin bu gadar." demiştim; ama hadi şunu da söyleyip konuyu bağlayayım: Dizilerin bir işlevi de buraları kurmaca çerçevesi içinde "gösteren" birer gezi programı (gibi) olmaları. Mesela Kadın Azmağı'ndaki kalabalığı "Güzel Köylü"ye borçluyuz!


Yöresel söyleyişler ve benzeri farklılıklar, tıpkı yukarıdaki fotoğrafta sol başta durarak bize bir bakış atan şu turuncu gagalı arkadaş gibi sıradanlıktan sıyrılmamıza yardımcı olur. Bunun için Ankara'dan memleketime döndükten sonra da hâlâ arada sırada Muğla ağzıyla konuşmaya devam ediyorum. Bir dakika! Muğla'da Muğla ağzıyla konuşmak sıra dışı bir şey mi? Şehir merkezi için öyle.

Öz kültürüm benim zenginliğim... Hangimiz için değil ki? Farkında olalım.

*: "Endeği" genellikle "yanındaki, yakınındaki" anlamında kullanılmaktadır.


13 Mart 2017

Sabaha Karşı 2.32

"Açaydım kollarımı. 'Gitme!' diyeydim."

Telefonun ekranında gördüğüm dört rakamın yarattığı kombinasyon, günün 02.32 gibi tuhaf bir noktasında olduğumu gösteriyordu. 

İnsan 2.32'de neden uyanır? Belki 1 saat 37 dakika sonra başka bir şehre yolculuk yapacaktır. Öyle olmasını isterdim, ama değildi. O zaman uyumak varken -hatta şanslı günümdeysem rüya bile görebilecekken- ne diye uyandım? Gereksiz bir huzursuzluğum vardı. Hafta pazartesiye dönmüştü ve bugün AdamveKitaplar'da yine bir kitap hakkında yazmalıydım. Kendi kendime yarattığım bir zorunluluk, gecenin saçma bir vaktinde boynuma dolanmıştı.

Yatağın üzerinde savrulan masa lambasının bir çizgi ile bir yuvarlağı taşıyan düğmesine bastım ve odanın rengi sarardı. Sonbaharın sözcüğü bu kez hüzün vermiyordu. Odanın içinde acıklı durumda olan bir şey varsa o sadece bendim: Kitaba kendimi veremiyordum. Oysa hemen her defasında Afrodit'in önünden geçerek ulaştığım kütüphaneden bu kitabı alırken yazarın daha önce okuduğum bir başka kitabına yaslanmıştım. "Fatih Harbiye" ile "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" arasında (benim gözümde) bir uçurumluk fark var ve 15 yaşındaki hasta çocuğun öyküsünü çok sevmiştim. O ne güzel bir edebiyattı Peyami Safa!

(Elmanın aromasını sıcak suya akıtan poşeti bardaktan çekiyorum ve çayı yudumlamaya başlıyorum. Geride bıraktığım gecede de böyle olmuştu.)

Beni kitap okumaya heveslendirmesi için açmış olduğum AdamveKitaplar'ı galiba baştaki kadar önemsemiyorum. Amacından şaşan işler bazen hayal kırıklığına uğratır ve sanırım bunu yaşıyorum.


Bu adresteki ilk blog yazımı dört sene önce yazmıştım; epey zaman geçmiş. Belgisiz bir sıfatla birleşen adıma geri dönüyorum. Merhaba! (Nasılsın?)

1 Şubat 2017

Bir Kitap Blogu: Adam ve Kitaplar


Mahalleyi terk etmiştim. Orta boy, yüzeyi parlak, renkli valizimin tekerleklerini çakıllı yolda zar zor sürüyerek gitmiştim. Tozun toprağın içinde hem bu renk hem de bu parlaklık göze çok eğreti görünüyordu. Daha sakin, kendine göre yalnız bir mahallede, kendime göre renklerimle belki de daha iyi olabilirdim.

Zaten daha iyiydim. Bu nedenle valizim, içindeki onca yüke rağmen kaz tüylü yastık gibi hafif, bir çocuğun uçurtması gibi usulca süzülüyordu geçtiğim sokaklarda… Bunca zaman bu mahalledeki komşuların yardımıyla ve -tabii ki ondan söz etmezsem olmaz- daktilomun bir türlü düzen tutmayan tuşlarıyla yazdığım denemeler ve günlükler sayesinde gökdelenlerin ezdiği bir vosvos olmaktan kurtulmuştum.

İyiyim.

Eh, iyi olunca da blog işlerinin pabucu biraz dama atılıyor. Genelde böyle oluyor. Demek ki bu ortamla ilgili önceliklerim buna göre sıralanıyor. Ama buradaki etkileşimin ve hakikaten değer verdiğim blogger sakinlerin üretimlerine tanık olma heyecanı dönüp dolaşıp yine gelmemi sağlıyor.

Tahminen on yıla yakındır blog yazıyorum. Bu konuda biraz kararlı olsam demek ki mahallede muhtar falan olabilirdim. En azından ihtiyar heyetinde kendime bir sandalye kapardım. Mahalle kahvesinde sıcacık çayımı hüpürdetirken komşularımın dertlerini dinler ve onlar için çözüm yolları arardım. Mesela şu kitap blogu yazıp da bağlaç olan “de”yi ayrı yazamayan komşular için mutlaka bir icraatın içinde olurdum. Kitap okuma ortalamasının düşük olduğu ülkemde epey okuyorlar ama biraz da dile özen göstermeleri lazım. Yoksa adama dönüp derler ki: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

Kendimi kötü hissettiğimde omzuna yaslanıp bazen ağladığım bazen de sadece ve öylece durduğum blog işini, iyi olduğumda genellikle terk ettiğim için bana psikologluk yapma işlevinin yanında daha dişe dokunur bir blog yazma sürecine girerek bu terk etme eylemini unutmak amacıyla daha önce de dile getirdiğim kitap blogunu hayata geçiriyorum.

Bu kadar uzun cümlede anlatım bozukluğu yapmış olabilirim. Ama nice piyanist de uzun senfonileri seslendirirken notaları kaçırabiliyor. Gerçi müzik bilgim o kadar olmadığı için bunu fark edemem ya olsun; bir yere bağlamak için konuyu burada dolaştırıyorum.

Bir yazarın edebiyatla ilgili sohbetini dinlerken salondaki misafirlerden biri söz aldı ve Reşat Nuri Güntekin’in şu lafını hatırlattı: (Aslında ilk defa duydum, hatırlatmaktan öte öğretmek’ti benim için.)
“‘Niye kitap okumuyorlar?’ demek, ‘Niye piyano çalmıyorlar?’ demek gibi bir şeydir.”

Kitap okumak gibi kitap blogu yazmak da aslında piyano çalmak gibi bir şey. Elbette piyano çalmak da tiyatro sahnesinde ışıklar altında rol yapmaya benzer. Bunu Reşat Nuri Güntekin söylememiş, ben söylüyorum... Sahnedekileri alkışlamak paylaşmaktır. Buyrun gelin, tozu beraber yutalım.

Sahne tozunu değil; kitapların tozunu!

Merhaba.

Kapıyı çalmak için tık'lamanız yeterli.

Geliyoruuum!

1 Ocak 2017

Yeni Yılın İlk Yazısı

Son yazımda:
"Tek sayıları daha çok seviyorum; 2017, söylerken bile beni heyecanlandırıyor. İnanıyorum ki İkiBinOnYedi mutlulukla anacağım bir sene olacak. Bu arada paylaşımlarım da daha iyimser/mutlu/eğlenceli olacak :) Beklerim."
demiştim.

İyimser, mutlu ve eğlenceli içerikler oluşturmak istiyorum.

İyimser, mutlu ve eğlenceli bir adam olmak istiyorum.

Ama bu kadar öldüğümüz bir dünyada ne yazık ki kolay değil. 
Yapamıyorum.

24 Aralık 2016

Hadi Bana Gülümse :)


Herkese, dudaklarına pamuk şekeri bulaşmış kocaman bir MERHABA gönderiyorum:)


Merhaba, bölünerek çoğalabilen bir organizma. Meyvelerden en çok nara benzer; çarşıdan bir tane alırsın, eve geldiğinde bin tane olur. 2016’nın son blog yazısında sana bir “Merhaba” veriyorum; o hemen bölünerek çoğalacak ve binlerce olacak. Lütfen 2017’de insanlardan Merhaba’nı esirgeme ve gülümse olur mu? Hadi bana da gülümse! :)


Merhaba misafirim!
Sana burada defalarca böyle seslendim. Bir araya hiç gelmemişken, sıcak bir çay eşliğinde sohbet etmemişken aynı sözcükte buluştuk ve birbirimize “merhaba” dedik. Bir yabancıyla “Merhaba”yı paylaşmak beni mutlu ediyor.


Burada birkaç kez yazmaya başladım ama en düzenli süreci bu senenin ikinci ayında başladığım yolculukta yaşadım. Bu yolculuğun bazı önemli noktaları var; onlardan biri: Bu ağ günlüğünü “Haftanın Blogu” olarak bloglarında duyuran sevgili Günlük Baş Ağrısı ve Cafe Tigris lütfen açın kollarınızı, içten teşekkürlerimi yolluyorum! :) Bir şeyi yapabilmem için heyecan duymam gerekiyor, siz beni heyecanlandırdınız.

Sosyal ağlarda yayımlanan her içerik en azından bir kişinin okuması istenerek paylaşılır. Bu sene onlarca yayını benden başka okuyanlar da oldu. Hatta okumakla kalmayıp yorum yazanlar bile oldu. Bu iki eylemden en az birini gerçekleştirenlerden ellerini bana uzatmalarını rica ediyorum; çünkü uçan balonlar vereceğim :) (Her balonun içinde bir hayal var, renkli toplar bulutlara çarpınca hayaller de gerçekleşecek.)


Önce kendimce bir içerik planlaması yaparak içerik oluşturmaya başlamıştım; ancak burası zamanla iç döküp rahatladığım bir yer haline geldi. Çok şükür ki 2016’da bir tesadüfün hayatımı olumlu yönde değiştirmesiyle çemberinde dolaştığım bunalımın içine düşmekten kurtuldum. Yani 2016 benim için kaybolma ve bulma senesiydi.

Tek sayıları daha çok seviyorum; 2017, söylerken bile beni heyecanlandırıyor. İnanıyorum ki İkiBinOnYedi mutlulukla anacağım bir sene olacak. Bu arada paylaşımlarım da daha iyimser/mutlu/eğlenceli olacak :) Beklerim.



Sözlerimin sonuna gelirken…

2016, ülkemiz ve dünya için çok zor geçen bir sene oldu; çok acı çektik, canımız çok yandı. “Hayat devam ediyor.” demek kolay değil; ancak yaşamayı sürdürüyoruz, sürdürmek zorundayız. Dilerim 2017 başta ülkemiz ve içinde bulunduğumuz bu büyük gezegen için daha iyi bir zaman olur. Şehitlerimizi saygıyla anıyorum.