15 Haziran 2017

Ekrandaki Yazın Üzerine #Lakırtılar


Sözcüklerin eş veya yakın anlamlılarını merak eder misin? "Edebiyat" yerine "yazın" diyebilmek ne kadar güzel, değil mi? Elbette tam tersini deneyimlemek de mümkün. "Edebiyatçı" gibi sık söylenen bir sözcük yerine "yazın eri" gibi daha az bilinen bir sözcük öbeğini kullanabiliriz. Sir Arthur Conan Doyle bir yazın eridir. Sherlock Holmes'ün yaratıcısı.

Kütüphaneden kitap alırken bir kitapçının raflarında dolaşır gibi heyecanlı ritimlerle adımlarımı atarım ve önünde sonunda "o kitap"la karşılaşırım. Tess Gerritsen ile öyle zamanlardan birinde tanıştım. Dedektif Rizzoli'nin yaratıcısı.

Çok satan kitap serilerine imza atan Arthur Conan Doyle ve Tess Gerritsen ulaştıkları başarıyla bu edebiyat karakterlerinin televizyon ekranına ve sinema perdesine yansımalarını sağladılar. Sherlock Holmes hem dizilerde hem de filmlerde birçok oyuncu tarafından canlandırıldı. Dedektif Jane Rizzoli ve çalışma arkadaşı Dr. Maura Isles yedi sezonda 105 bölüm süren bir dizinin ana karakterleri oldular.

Bir kitabın dizi veya film yorumu yapıldığında akla ilk gelen soru şu oluyor: "Tam olarak yansıtıyor mu?" Bu soruyu yinelemek istemiyorum, onun yerine başka bir soru soruyorum. "Bir kitabın içeriği dizi veya film yorumuna tam olarak yansıtılmalı mıdır?" Aslında cevabı vermiş oldum; hayır.

Yazar kişi, daktilosunun veya defterinin başına geçip zihninden damıttığı bir olay örgüsünü, yarattığı karakterlerle bir bütüne ulaştırıp kitaplaştırabildiğinde onun dünyası ortaya çıkmış olur. Bu eser başka bir ortamda yeniden var edildiğinde hiç kuşkusuz bir senaryo yazarı ve yönetmenin yorumuyla gerçekleşir. Tabii sıfırdan bir üretim söz konusu olamaz; çünkü diziye veya filme (hatta bazen tiyatro oyununa) yansımasının arkasındaki ticari kaygı zaten kitaptaki karakterlere ve olaya bağlıdır. Hababam Sınıfı'nda Rıfat Ilgaz'ın yarattığı okul hayatını Umur Bugay bambaşka bir yorumla senaryolaştırsa ve Ertem Eğilmez de filmi Rıfat Ilgaz'ın söylemindeki özü keşfederek çekmese belki yine Hababam Sınıfı diye bir filmi çok sevebilirdik ama bu Hababam Sınıfı, Rıfat Ilgaz'ınkine hayli uzak olurdu. Aslında izlemeye doymadığımız o film Rıfat Ilgaz'ın, Umur Bugay'ın ve Ertem Eğilmez'in.

Son iki paragrafta aynı sözcüğü dört kez kullandım: "Yorum." Türk Dil Kurumu sözlüğünde "Bir ürünün, bir modelin, bir sanat eserinin farklı bir açıdan ele alınarak yeniden oluşturulmuş biçimi, versiyon." olarak tanımlanıyor. Bu yüzden az önceki "...yansıtılmalı mıdır?" sorusunun cevabını "Hayır!" olarak düşünüyorum. Bir örnek daha vereyim. Ahmet Ümit'in öykü ve romanlarından tanıdığımız Başkomser Nevzat ve yardımcısı Ali'yi sadece kitap sayfalarında mı görüyoruz? 2000'li yılların başında TRT'de yayınlanan "Karanlıkta Koşanlar"da Başkomser NevzatUğur Yücel'in hem senaryo yazımındaki hem de oyunculuğundaki yorumuyla izliyoruz. Başka bir "Başkomser Nevzat" uyarlaması olan "Şeytan Ayrıntıda Gizlidir"de senaryoyu Turgut Yasalar yazarken ana karakteri Çetin Tekindor canlandırıyor. Uğur Yücel ile Çetin Tekindor'un "Başkomser Nevzat" yorumları bir olabilir mi? Peki, bu iki dizi ne kadar Ahmet Ümit'tir?


video; şuradan.

Arthur Conan Doyle 1859-1930 yılları arasında yaşadı. Doğal olarak Sherlock Holmes karakteri de bu iki tarihin arasında doğdu. O zamanın yaşamını bugüne göre düşünmek kötü bir seçim mi? "Sherlock" dizisinde Dr. John Watson, Sherlock Holmes'in çözdüğü vakaları blogunda paylaşıyor. Yani şu an benim yaptığım gibi. 1930'da bloglar var mıydı? Kitaplarını okuduğum bu edebiyat yapıtının güncel yorumu beni rahatsız etmiyor. Rizzoli serisinin ilk kitabı "Cerrah"ta Dr. Maura Isles henüz yoktu ama "Rizzoli&Isles"ta başından sonuna bu ikiliyi takip ettik. Bunu da önemli ve göze batmayan bir yorum olarak görüyorum. 

Son olarak "Elementary" dizisinden bahsedip yazıyı bitireyim. Bu da bir Sherlock Holmes uyarlaması. Üstelik bunda John Watson yok. Dr. Joan Watson diye bir kadın var; yani orijinal Sherlock Holmes serisine göre epey farklı. İlk bölümünü seyrettim; alıştığım Sherlock Holmes gibi değildi. Bu da yorumla ilgili düşüncelerimi pekiştiriyor.

Türkiye'de ve diğer ülkelerde kitapçı raflarından aşina olunan kahramanlar ekranda veya perdede izlenebiliyor. "Sherlock", "Elementary", "Rizzoli&Isles" yurt dışından; "Hababam Sınıfı", "Karanlıkta Koşanlar", "Şeytan Ayrıntıda Gizlidir" ise bizden örnekler... Bir de "Poyraz Karayel" gibi kitabı çıkan diziler var ki bu ancak başka bir lakırtının konusu olabilir.

Yorum çoğaltabilir; ama üretemez.

8 Haziran 2017

Edebiyat Üzerine #Lakırtılar


Üzerindeki ağaçları tek tek saymaya çalıştığım şu dağ, nerede? Hayal mi görüyorum! Koskoca dağ nasıl kaybolur! Çayın tadını aldığıma göre hâlâ yaşıyorum. Süzgecin ötesine savrulan birkaç çay kırıntısı bardağın içinde döndükçe dönüyor. Dünya'nın dörtte üçü su diyorlar, yanlış, benim dünyam çaydan ibaret. Zaman, aktıkça soğuyor; buzul çağı dudaklarımın ucunda! Başının üstünden kalpler çıkan mavi yaratık yoksa âşık mı? Duvarı delip odamı çalan pencereye inat ediyorum, açmıyorum. Şu dağ, yeşilin bin bir tonunu gösteren şu dağ, nerede? Bir dağ insanı terk edebilir mi? Sıcak, yaz iyiden iyiye geliyor, yoksa kötü mü ediyor? Tabii kötü! Dağlar kirlenecek, azmak kirlenecek, kazlar ve su samurları da kirlenecek! Çello, ruhumu ele geçirmeye çalışıyor; bir ben bir de bilgisayarın soğuk beyaz ışıklar yayan ekranı karşı koymaya çalışıyoruz. Yalnızım! Şu dağ yok bugün. Nerede! Nerede! Nerede! Daktilonun sesini duyuyorum. Belli ki yine romanının başında, zor, kolay beğenmiyor, ince eğirip sık dokuyor, yırtıyor, parçalıyor. Çello ve daktilo tuşları, beynimin içinde, sanki her bir nöronumun sırtına harfler yükleniyor, ağır, çok ağır, yoruluyorum. Müzikçaların "başa sar" tuşu basılı kalmış, yeniden aynı melodi, bu kaçıncı tekrar? Karadeniz'im soğuyor. Neredesin Sid? Gerçi mavi yaratığın gözlüğü yok. Şu dağ, nerede? Hiç kimse şu dağın nerede olduğunu bilmiyor mu?

Makinin üstünde bir kelebek uçacaktı. Şu dağı saran makinin... Şu dağ nerede? Bir kelebeğin yolunu gözlüyorum.
***

Oğuz Atay'ın sekiz öykülük "Korkuyu Beklerken" adlı kitabında ikinci öyküyü okuduktan sonra yukarıdaki satırları yazdım. Tesadüfen karşıma çıkan Apocalyptica, Oğuz Atay'ın aklıma giren cümlelerinin sırrı oldu. Altı üstü gün geceye dönmüştü ve hava karardığı için dağ artık görünmüyordu.

Kitap okumayı seviyorum; çünkü doğrudan beynime etki edebiliyor. Mesela tiyatroyu da çok seviyorum ama onda pek böyle olmuyor. Bazen bazı müziklerde kafamın içinde bir hareketlenme yaşasam da kitap okurken neredeyse her zaman bunu deneyimliyorum. 

"Yazar" denilen birinin harflerden oluşturduğu bütünler tuhaf bir şekilde beyne sızıyor. Elbette herkes iyi yazamıyor. Bazen de yazar iyi olsa bile okurla uyuşamıyor. Böyle olunca aklın önünde kalın duvarlar örülüyor. Biraz da bundan dolayı iyi yazarları aramak gerekiyor. Çünkü iyi yazarlar doğrudan akla hitap edecek kadar özeldirler ve okumayı sevdirirler. Kötü yazarlar ve kitaplar okumaya küstürürler. Bir ara Don Kişot'u okuyordum, o kadar kötü bir çevirisi ve baskısı vardı ki bir süre kendime gelemedim.

Edebiyatın son yıllarda değerini kaybettiğini, iyi kalemlerin ve eserlerin niteliksiz kalabalık arasında yitip gittiğini düşünüyorum. Kültür, sanat ve edebiyat dergisi olduğunu iddia eden yayınlar popüler kültürü paraya çevirmekten başka ne yapıyor ve bunların edebi ağırlıkları ne kadar? (Elbette hepsinden söz etmiyorum.) Televizyonda edebiyatla ilgili kaç program kaldı? Edebiyat programlarını geçtim, diğerlerinin kaçında yazarlar konuk ediliyor? Her tarafımız cıstak cıstak; kitaplar da o hale geldi, parayı bastıranın kitabı çıkıyor. Bağlaç olan de'nin ayrı yazılacağından bihaber öykü yazarları var! Sosyal ağlardan bir sürü şaircik türedi. (Hakikaten bir sürü.) Nazım Hikmet, kolay mı Nazım Hikmet oldu? Açıkçası bunlara bazen ben de niyetleniyorum; ama içime sinmeyen, aklıma yatmayan hiçbir şey bende süreklilik kazanmıyor. (İnanıyorum; bir gün iyi bir yazar olabilirim.)

"Edebî" ve "Ebedi" sözcükleri sıklıkla karıştırılır. İlki "edebiyata ilişkin" anlamına gelir, diğeri "sonsuz" demektir. O zaman şöyle bir dilekte bulunabilirim: "Edebî haliniz ebedî olsun!"


Edebiyat, aklın ve ruhun taç kapısıdır.

4 Haziran 2017

Kitap Teknolojisi Üzerine #Lakırtılar


Bilgisayarımın şarjı bitmeden bu lakırtının sonuna gelmeyelim. Yağmur da kapıda, bulutlar üstümüzde homurdanıyor. Dvořák o eşsiz parçalarından birini çalıyor. Az önce Poyrazcım Karayel’i hatırladım, aklıma onun soktuğu Oğuz Atay’ı okurken. Heyecanlıyım, ilk okuyuşum. Piyano ve yaylılar bir arada ne güzel. Güzel olan ne? Mesela, sekiz öyküden oluşan “Korkuyu Beklerken” güzel mi? Birinci öykünün yarısındayım, ritmi sevdim. Hayır hayır! Dvořák’tan bahsetmiyorum; yazardan söz ediyorum, Oğuz Atay’dan. Bütün yazarların bir ritmi vardır. Yazarların da birer müzisyen olduklarını hiç düşündünüz mü?

Her devrin basmakalıp soruları olur. Örneğin, nefesimizin çağında şu laf çok tekrarlanır: “Basılı kitap mı, e-kitap mı?” Şimdi, yazının başlığını hatırlayalım: “Kitap Teknolojisi...”. Konu teknolojiyse tabii ki “e-kitap” deriz, değil mi? Ekranı olan ve kendine ait pille çalışan elektronik bir aletten okumanın keyfini (keyif mi?) tıpkı arkeolojik alanların katmanlı yapısına benzer şekilde sayfalardan oluşan bir nesnede bulabilir miyiz? Peki, “teknoloji” dediğimiz şey günümüzün “akıllı” cihazlarından mı ibarettir? Sümerlerin, taş tabletleri çiviyle vurarak yazdıklarını düşünürsek bütün basılı kitaplar muhteşem bir teknolojinin ürünü. Ama bu kadar derine inmeden bugünün teknolojisini “e-kitap” olarak kabul edelim. Hiç kuşkusuz bu teknoloji, pek çok kolaylığı getirmekle beraber hâlâ ciddi yetersizlikleri barındırıyor.

Bir hoparlör aracılığıyla odamın duvarlarına çarpan ses için kaç müzisyen çalgısına dokundu? Muhtemelen bir sahne dolusu insan büyük bir özveriyle eseri çalıyor. Ama odamda bir tek sanatçı bile yok! Tıpkı bunun gibi e-kitap okuyucuları onlarca kitabı içinde taşıyabilse de (ve ağırlığı artmayarak) her bir kitabın değerini yansıtabilmesi mümkün değil. Mesela kitabın kendine özgü kokusu ve rengi bu cihazlarda bulunmaz. Sayfaları çevirirken ortaya çıkan hışırtı bu cihazlarda ancak şu an dinlediğim müziğin yapaylığıyla varlık gösterir. Çoğu okuyucuyu bir kitabevinde kendini çekmeye başaran ve son zamanlarda grafik değeri epey yükselen “kapak tasarımı” bu cihazlarla olsa olsa tablet bilgisayarı duvara asıp Mona Lisa’yı izlemek gibidir.

Bir kitabı gerçek ortamda duyularımla algılamak isterim. Sayfaları kırışmasın, kapağı yıpranmasın diye özenle davranmak isterim. Bir lambaderin ışığı altında onunla yolculuğa çıkmak isterim. Onun hacmini parmaklarım arasında hissetmek isterim... 

Teknoloji, insanları mutlu etmeli. Mürekkebi keşfeden, kâğıdı ve matbaayı icat eden ve elbette “kitap” fikrini ortaya koyanlara içtenlikle teşekkür ederim.

Teknoloji ile iç içeyim; "Korkuyu Beklerken" diye bir kitap okuyorum. Oğuz Atay'ın son öyküsünün son paragrafındaki son cümlesi şöyle: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

Yalnız değilim, biliyorum.

Kitap biraz dolaylı yoldan da olsa görmeyi sağlıyor, bir periskop gibi.

2 Haziran 2017

#25 Hafta: Dördüncü Çentik


Bir haftayı daha bitirip yeni bir çentik yazısının başına oturunca önceki hafta yazdığım "pek verimsiz" nitelemesinin boşuna kullanıldığını anladım. Çünkü öyle bir laf edilecekse ancak geçen hafta için olabilir. Sınavların da etkisiyle biraz "sakin" bir hafta yaşadım. (Bu kez "verimsiz" demiyorum.)

Günlük on bin adım hedefinden bu yazıda hiç söz etmeyeceğim!


Charles Bukowski*'nin kitabıyla birlikte kütüphaneden aldığım diğer dokuz kitabı iade ettim; onların yerine başka dokuz kitap aldım. Biraz abartmış olabilirim; ama ne yapayım, kitaplar çok güzel :) (*: Bukowski'nin kitabını geri verdim; çünkü yarım kalan kitapları sürdürmek benim için zorlaşıyor, geçen hafta da hiç okuyamadım.)
***

Uzun bir aradan sonra film izledim. "Kaptan Phillips", yaşanmış bir olaydan kurgulanmış 2013-Amerikan yapımı bir film. Bir yük gemisinin Somali açıklarında korsanlar tarafından rehin alınması ve sonrasında Kaptan Richard Phillips ile korsanlar arasında geçenler anlatılıyor. Bu arada kaptanı Tom Hanks canlandırıyor. Korsanlardan Barkhad Abdi bu filmdeki oyunculuğuyla 86. Akademi Ödülleri'nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında aday gösterilmiş. Ve asıl önemli nokta, bu film onun ilk sinema deneyimi! (Captain Phillips / Yönetmen: Paul Greengrass, Senaryo: Billy Ray) Zaman ayırmaya değer.

"Mandıra Filozofu" geçen hafta seyrettiğim ikinci film oldu; 2013-Türk yapımı. Sinemada bir milyona yakın seyirci bulan ve televizyonda da defalarca yayınlanan filmi herhalde duymayan pek yoktur. Müfit Can Saçıntı ve Rasim Öztekin'in başrolleri paylaştığı film, güzel şehrimin Bodrum ilçesinde, Çökertme'de çekildi. (Burası, bir Muğlalının blogu, azıcık şehrimi tutayım, dimi ama? :) Filmin ana karakteri Mustafa Ali ile önce "Çocuklar Duymasın"da karşılaşmıştık ve sonra televizyondan sinema perdesine bir geçiş oldu. Aşağıdaki videonun ilk sahnesi filmin özü gibi... Fikir güzel; ama film daha iyi olabilirdi. (Mandıra Filozofu / Yönetmen: Müfit Can Saçıntı, Senaryo: Birol Güven) Zaman ayrılabilir.

video, şuradan.

"Çocuklar Duymasın"da "Gülfidan" karakterini canlandıran Gülnihal Demir, "Mandıra Filozofu"nda da rol alıyor. 2006'da Yüksel Aksu'nun "Dondurmam Gaymak" filmiyle popülerleştikten sonra epey dizi ve filmde oynadı. Bu arada "Entelköy Efeköy'e Karşı" ve "İftarlık Gazoz" filmlerinin de senaryosunu yazan ve yönetmenliğini yapan Yüksel Aksu  ile Gülnihal Demir de Muğlalıdır. (Ah benim şu Muğlalılığım, bununla ilgili bir yazı yazayım :)



Muğla "büyükşehir" olmadan önce "köy" dediğimiz yerler artık "mahalle" olmuş olsa da az sonra sözünü edeceğim insanların bir köyde yaşadıklarını düşünebilirsiniz. Muğla'nın Menteşe ilçesine bağlı Yaraş Mahallesi'nde yaşayan bir grup insanı izledim; bir sahnede tiyatro oynuyorlardı! Kendi köylerinde 1960'lı yıllarda yaşanan bir köy düğününü canlandırıyorlardı... Ayrıca etkinliğin çok önemsediğim bir onur konuğu vardı: Son zamanlarda reklam filmlerinde sık sık gördüğümüz Ümmiye Koçak. Onu biliyor musunuz? (Bu günü ve geçmişini yakın zamanda anlatacağım.)
***

Lise arkadaşlarımla birkaç kez bir sosyal sorumluluk projesi gerçekleştirmiştik. "Bir kez daha öyle bir şey yapabilir miyiz?" diye düşündüm. Yapacağız gibi görünüyor; eğer olursa mutlu olacağım :)

Konuşurken kullandığımız sözcükler, hayatı yaşarken bizi daha mutlu yapabilir.

1 Haziran 2017

Blog Etkileşimi Üzerine #Lakırtılar


Sümer toplumundan beri okuyoruz ve yazıyoruz. Bu eylemlerin ikisini bir arada etkileşimli olarak yaşayabileceğimiz ortamların başında ağ günlükleri geliyor. "Blog" olarak da bildiğimiz bu sanal defterlerde çeşitli türlerde ve biçimlerde yazılarımızı paylaşıyoruz. Her ne kadar içinde "günlük" lafı geçse de deneyim sıklığımız çoğu zaman günlük olmuyor. Ayrıca "günlük" denilen nesneye dair mahremiyeti ağ günlüklerinde pek görmüyoruz. Zaten bu nedenle de işin içine "ağ" sözcüğü giriyor. Birbirine temas eden milyonlarca ağ ile birbirimize bağlanıyoruz ve günlüklerimiz bu ortak ağın erişimine açılıyor.

Kendimi bildim bileli okuyorum ve yazıyorum. İkisi birlikte bir bütünü oluşturuyor ve bundan keyif alıyorum. Yüzyıllardır devam eden kitap teknolojisi yazmak ve okumak eylemlerini yaşatıyor; ancak ikisini birden karşılaması ve etkileşimin de bu eylemlerle bütünleşmesi blog gibi daha yeni zamanın imkânlarında gerçekleşiyor.

Senelerdir blog/ağ günlüğü ile iç içeyim. Blog yazmamın ilk sebebi paylaşma isteğim... Bloglar birer dışa vurum alanı. Anlatacak çok şey var. Bildiklerimi ve düşüncelerimi sürekli güncelliyorum. Bunları birilerine anlatmaktan mutlu oluyorum. Aktarımı çoğu kez konuşarak yapıyorum; ama bazen konuşacak kişi veya konuşmaya uygun alan bulamıyorum. Böyle anlarda blog; bir Ege kasabasında, balkonuna begonvil dalları yükselmiş ahşap kepenkli bir ev gibi oluyor. Nasıl mı? Harikulade.

Sahiden bir Ege kasabasında, balkonuna begonvil dalları yükselmiş ahşap kepenkli bir ev güzeldir. Ama bu bile yeterli değil; misafirsiz evin tadı tuzu olmaz! Blogun da önemli bileşenlerinden biri yorum yazan okurlar... Bir evin kapısı önününden onlarca insan geçebilir; ama kaçı kapıyı aralıyor ve içeri giriyor? İşte misafir onlardır, yani içeri girenler, bize dokunanlar... Yorum yazmak dokunmaktır. Bir söz hatırlıyorum: "Sevmek dokunmaktır." Yorumun sevgiyle yoğrulması lazım. Mesela "(Ben geldim.) Bana da beklerim." diyerek yazılan yorumlarda sevginin ne kadar olduğu tartışılır. Açıkçası böyle yorumlardan pek hazzetmem.

Bazı insanlar çayı sever, bazıları kahveyi... İkisinin de asıl zevki yanınızda size yârenlik edendedir. Bazı yorumlar eştir, dosttur; samimi ve gerçek. Öyle bir yorumu öylesine yazılmış on yoruma değişmem... Ben de misafirliklerimde buna dikkat ederim. Bir bloga yorum yazarken karşımdakiyle yüz yüze geldiğim zaman vereceğim değeri göstermeye çalışırım.

Bloglara yazılan yorumlar ne işe yarar? Yalnız olmadığımızı hissettirir, okunma amacımızın gerçekleştiğini gösterir, farklı bakış açıları kazanmamızı sağlar, hayallerimiz için güdülenmemize yardım eder... Bunlar gibi nedenlerden dolayı yorumlar değerlidir. Tabii az önce söylediğim iki sıfatı yinelemek istiyorum: Yorumlar samimi ve gerçek olmalı. Kötüye "iyi" demekle karşımızdakine ne faydamız var? Herhalde onun kötüye devam etmesine yol açmaktan öte bir etkimiz olmaz. Eleştirinin de bir kültür olduğunu ve kolay elde edilmediğini biliyorum. Bence pembe gözlükler takıp yorum yazmakla yakıp yıkan yorumlar yapmak eşdeğerdir. Takip ettiğim bir blogda ikinci bölümü olan bir öykü paylaşılmıştı; ilk bölümün daha iyi olduğunu düşündüğüm için "Muhteşem!", "Harika!", "Süper!" gibi cümleler kurmak yerine nerede ne gibi bir sıkıntı gördüğümü belirttim. Karşımdan gelecek tepkiyi kestiremediğim için o yorumu yazarken çekinmiştim. Neyse ki içinde "Ben bunun üzerine bir düşüneyim." cümlesinin de geçtiği olumlu bir cevap geldi. O an o  blogda bulunan bir okur olarak oraya kendimce bir katkıda bulunmaya çalıştım; verilen cevap da bana bir şey katmış ki hatırayı anlatıyorum.

Yazmak ve okumak eylemlerinin modern çağdaki yansıması olan blogların etkileşim işlevi çok özel, değil mi?


Yorum yapmak veya eleştirmek karşımızdakine zaman ayırmaktır.

27 Mayıs 2017

#25 Hafta: Üçüncü Çentik

Pek verimsiz bir hafta geçirdiğimi söyleyebilirim. Mesela hiç kitap okumadım. Günde on bin adım atma hedefime ancak bir kez ulaşabildim. 25 hafta için hedeflediğim 25 maddeden birkaçına geçen hafta başlamıştım, onlara dair ilerleyemedim. (Çentik yazılarına ilk defa denk geliyorsanız; tık.)


Hey! Ne bu olumsuz hava! Geçen haftayı dilediğim gibi yaşayamamış olabilirim; ama bu her şeyin kötü gittiği anlamına gelmiyor. İlk ebru çalışmamı yaptım, daha ne olsun!



Önceki hafta gibi değilse de bu çentik de fena olmadı. 

7. Otantik Çocuk Oyunları ve Oyuncakları Şenliği'ne gittim. İsminin güzelliğiyle uyum sağlayamayan bir işti; ama ortada emek vardı ve bilirim ki bir sıfırdan büyüktür. Okul bahçesinde düzenlenen şenlikte "çember çevirme" gibi oyunlar oynandı. Ayrıca topraktan testi düdük, ahşap topaç, şeytan merdiveni, bez bebek gibi oyuncakların sergilendiği ve satıldığı masalar bulunuyordu. İşte bu masalardan birinde ebru tezgahı kuruluydu; minik bir ücret karşılığında çocuklara ebru çalışması yaptırılıyordu ve içimdeki çocukla birlikte biz de yaptık! Bir "Gelgit Ebrusu" denedim ve bu sanatı çok sevebileceğimi anladım! Bu ilk eserim, inanıyorum bir gün devamı gelecek! (Fotoğraftaki ilk çalışma elbette bir "ebru" değil, olsa olsa "ebrumsu" olur. Yürümek isteyen ama henüz dengede duramayan bebeğin ilk adımları gibi.)



19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları kapsamında İrem Derici'nin konseri vardı. Açıkçası birkaç çok bilinen şarkısı dışındakileri tanımıyormuşum; ama hiç yoktan televizyonda gördüğüm samimiyetin bir kez de sahnede tanığı olmuş oldum.


Türk Dil Kurumuna göre bir sözcüğün tanımını yazacağım. Ne olduğunu bilebilecek misiniz? 
"Hayvancılıkla geçinen, genellikle Toroslarda yaşayan göçebe Türk Oymağı, Türkmen."


Az önce "Yörük" sözcüğünün tanımını yazdım. Muğla'da 10. Uluslararası Yörük Türkmen Şenliği yapıldı. Daha önce hiç görmediğim bir etkinlik olduğu için merakla gittim. Beklentimin üstünde bir gün yaşadım. Türkiye'nin çeşitli yerlerinden gelen gruplar davul zurna eşliğinde şenlik alanına girdiler; onların heyecanını izlemek değerliydi. Yörük göçü ve kına töreni canlandırmaları, zeybek, yağlı güreş, yöresel türküler, dans gösterileri, deve üzerinde gezintiler ve yörük çadırları şenliğe renk katan ögelerdi. (Bundan bir ara ayrıca yayın yapayım.)



Muğla Büyükşehir Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümünün sahnelediği,  Aziz Nesin'in yazıp Yücel Erten'in uyarladığı ve Gülbin Yeşil'in yönettiği "Aziznâme" adlı oyunu izledim. Hem sanatsal bir etkinlikte olduğum için hem de bir belediyenin sanata değer verdiğini gördüğüm için mutlu oldum. İyi ki sanat var!

Unutmadan, geçen hafta üç sınavım vardı; bu hafta da üç sınavım var. Bana başarı dileyebilirsiniz :)

Deniz biraz dalgalı olsa da limanların yerini bilmek güzel.

26 Mayıs 2017

Okumak Üzerine #Lakırtılar



Önceki lakırtıyı Sümerler'e teşekkür ederek bitirmiştim; çünkü yazıyı icat etmişlerdi! Elbette insanlık tarihine başka güzellikleri de kazandıran bu toplumu burada uzun uzun anlatmak isterim ve siz de bunu okursunuz... Okursunuz... Okur musunuz? Okumak... Yazıyı icat eden Sümerler aynı zamanda okumayı da icat etmemişler midir? Teşekkürler Sümerler!

Uzun zaman önce... Henüz birinci sınıfta... Harfleri keşfediyor ve onlardan anlamlı bütünler yaratmaya çalışıyordum... Sınıf panosunda bir elma ağacı grafiği vardı; her bir elmanın içinde öğrencilerin isimleri yazılıydı. Öğretmenimiz bizim öğrenme gelişimimize göre bu elmaların içini boyardı. Arkadaşlarım arasında okumayı başta öğrenenlerden biriydim, yani elması ilk kızaranlardandım. Okumayı öğrenmek, hayatımın dönüm noktalarından...

Okumak zor bir eylem; özen ve özveri gerektirir. Akla yönelik bir iştir; çalışan bir beyine ihtiyaç duyulur. Serbest zamanını okumaya ayıran kişilerdenim. Bazen sık, bazen seyrek okumalar yapsam da genel olarak okuduğumu söyleyebilirim. "Hobileriniz nelerdir?" sorusuna verilen basmakalıp cevaplardan "Kitap okumak.", benim için gerçek bir uğraşıdır.

Okunabilecek ne çok şey var! Başta kitaplar olmak üzere dergiler, gazeteler ve kocaman bir dünya olan Genel Ağ(internet) sayfaları... Sanırım gözün en yorulduğu çağdayız! Ama buna rağmen okuma düzeyinin pek iyi bir noktada olduğunu söyleyemeyiz. Neden böyle? Edebiyat öğretmenimden Reşat Nuri Güntekin'in şu sözlerini dinlemiştim: "'Niye kitap okumuyorlar?' demek 'Niye piyano çalmıyorlar?" demek gibidir. Kafayı kitap okumaya alıştırmak parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay değildir. Ona göre yetişmek, ona göre hazırlanmak lazım gelir. Okumak, bir kitaptan alınan elemanlarla kendine manevi bir dünya yapmak, onun içinde tek başına yaşayabilmek demektir. Bu, ta çocukluktan başlayan uzun alışkanlıklar ve egzersizler neticesidir." Bu yaklaşımla tanıştıktan sonra "okumak" eylemini daha farklı düşünmeye başladım. 


Bir zamanın çivi yazısının işlendiği taşlara "tablet" denirken bugün ellerimizde taşıdığımız bilgisayarları da aynı isimle anıyoruz. İkisi de bilginin aktarım aracı olarak karşımıza çıkıyor. Dünden bugüne özünde değişmeyen durumların olduğunu görüyoruz. M.Ö. 3200'de yazının icadından beri beş bin iki yüz on yedi sene geçti; hâlâ "yazmak" ve "okumak" eylemini deneyimliyoruz.

Blog çerçevesinde baktığımızda hepimiz birer yazıcıyız; belki yazdıklarımız arkeologların toprak altından çıkardıkları taş tabletler kadar özel olmayacak ama tabletlerden de okunabilen bloglarımız yaşadığımız an için değerli. 

Bu yazının son cümlesine kadar gelerek beni okuduğunuz için teşekkür ederim.

Okumak, icat edilmiş eylemlerden biri.